| Sınıf ve Millet Üzerine |
|
|
|
| Köşe Yazarlarımız - İlyas Salman | |
|
Yıl 1983. Ankara'da armoni mızıkası moral ekibinde askerlik görevimi yapıyorum. Benim gibi bir iki sinema-tiyatro oyuncusu, silah altına alınmış şarkıcılar ve çoğunluğu Roman vatandaşlarımızın oluşturduğu müzisyenlerle beraberim. Bizim görevimiz genellikle Ankara'daki askeri zevatı eğlendirmekle birlikte yurdun çeşitli yerlerinde askere moral vermek; özellikle cuma, cumartesi ve pazar gecelerinde başta Gazi Orduevi olmak üzere diğer ordu evlerinde eğlenceler tertiplemekti. Bu üç günün dışında sık sık komutanlarımızdan izin alıp (bazen gizlice) Ankara'da bir iki saat eğlenirdik. İzinli ya da izinsiz çıktığımızda yeni yapılmakta olan Deniz kuvvetleri binasının yanındaki flamingo yolu dediğimiz yerden geçerdik. Birgün flamingo yolundan geçerken şivesinden Kürt olduğu belli olan yaşlı bir inşaat işçisi yanıma geldi, ''Şu Türklerin anasını belle.'' diye kulağıma fısıldadı. Ogün bu gündür bu fısıltının yoğunluğu ve yorgunluğu altında ezilir dururum. Geçenlerde oturduğum evin yanındaki bir apartman inşaatının olduğu sokaktan geçiyorum. Benim Türksolu'nda yazdığımı öğrenmiş olan bir işçi durdurdu; önce oynadığım filmlerin hikayelerini komik bi şekilde anlattı bana. Sonra memleketin halinden dem vurdu. Hayat pahalılığından, işsizlikten, çocuklarının okulsuzluğundan, ekmeksizliğinden ve kiraların fazlalığından... Sonra ''Şu Kürt'ler varya şu Kürt'ler'' dedi. ''Onlar olmasa biz Avrupa Birliği'ne rahatça girerdik. Zengin bir ülke olur bey gibi yaşardık. Bunların anasını bellemek lazım.'' dedi. Anarşi bunlarda, pislik bunlarda, tembellik bunlarda. On, on beş tane çocuk yapıp ortalığa saldıktan sonra açlıktan ve yoksulluktan söz etmekte bunlarda.'' dedi. Aklım 1983'e gitti. Türk yada Kürt farketmiyor. Bu iki işçi de ücret, fiyat, ve kar dediğimiz üç bilinmeyenli denklemin sarmalında açlık ve yoksulluk içinde debeleniyorlar. Ve cahilliğe mahkum edilen bu iki emekçi gibi milyonlarcası aynı patronların emrinde ortak olarak sömürülüyorlar. Sanıyor musunuz ki Adanalı, ya da İstanbullu Diyarbakırlı patronlar bu işçileri seçerken hangi ulustan olduğunu düşünüyor? Kazın ayağı önde değil. Patronun amacı çok çalıştırıp az ücret vermek; işçinin amacı az çalışıp, yeteri kadar ücret alıp daha rahat yaşamak. Bütün ülkelerin işçileri birleşin sloganının üzerinden iki yüz yıla yakın bir süre geçti. Dünyanın ileri gelen sermayedarları, yani çok uluslu para gücü, daha yaygın bir deyişler emperyalizm; dünyanın yeraltı, yer üstü zenginlik kaynaklarının paylaşmak için iki sefer karşı karşıya geldi. Kendileri sırça saraylarında rahat otururlarken; halkların emekçileri, gençleri onların rahatı uğruna birbirlerini yediler. Şimdi Türkiye'de TÜSİAD'lar, MÜSAİD'lar, lüks salonlarda kazançlarına kazanç katmak, bir türlü doymayan gözlerini (kör olası gözlerini) doyurmak için hükümet kurup hükümet yıkarken, biz birbirimizin anasını bellemekle meşgulüz. Zaten onların oyununun kuralı da bu. Emekçilerimiz gerçeği anlayana dek aynı örneği tekrar tekrar vermeye devam edeceğim. Küçüklüğümüzde cebimizde bilyemiz, elmamız, şekerimiz varsa; ağabeylerimiz, ablalarımız bize kuşa bak derlerdi.Biz kuşa bakarken onlar cebimizdekileri çalarlardı. Son seçimlerde hem milletimizin ''illet'' vekillerini seçtik, hemde belediye başkanlarımızı seçtik. Kafası kasasında olan bir takım şişeciler tek ayak üstüne yalanlar yumurtladılar. Vallah'lar, Allah'lar namus, şeref üstüne yeminler çektiler. Cüzdan değil vicdan hesabı yaptıklarını söyleyip, kafalarının içinde ileride kazanacakları ihalelerin çetelesini tuttular. Türk, Kürt, Laz, Çerkez yok; yurttaş var dediler; ama el altından ırk, dil, din, mezhep ayrımını körüklediler. Çünkü malumu aliniz millet birbirini yerken çalmak kolay oluyor. Ve bizler yani işçi sınıfı, yoksul köylüler; etnik ve dini farklılıklarımızı gözetip, emeğimizi göz ardı ederek birbirimizi yemeye devam edersek bu talan, vurgun ve hortum sistemi devam edecek. O zaman IMF'ye, Dünya Bankası'na, daha doğrusu Amerikan ve Avrupa emperyalizmine uşak olmaktan kurtulacağız.
|






Yorumlar
evvel zaman içinde, düşünmeyi de, yazmayı da, okumayı da hatta yolda rahat rahat yürümeyi bile yasakladıkların da attılar cahillik tohumunu içimize.
Gavurun cahil dediği işçisi yerde gazete parçasını bulup okurken, bizim işçilerimize sadece dinleme lüksü kaldığı için, bu ülkede en kolay halka ulaşma yolu değilmidir dedikodu.
herkes doğru yada yanlış birilerinden duyduğunu satmaya çalışıyor karşısındakine. bizim milletimizin inanç dediği şey, kaç kişiden kaç cümle dinlediğiyle doğru orantılı ne yazık ki. dinlediğimiz kadar inanıyoruz, inandığımız kadar konuşuyoruz. ve artık konuştuğumuz kadar da yargılanıyoruz. bu şeytan üçgeninin içinde, cümlelerimizin içine serpiştirdiğimi z piyango yorumlarda cabası...
ne zamanki okumayı öğreneceğiz, o zaman birbirimizden hiçbir farkımız olmayan, aynı cahilliğin içinde farklı konularda sömürüldüğümüzü göreceğiz. belki gerçekleri görmek, hikaye dinlemekten daha çok etki yaratır ne dersiniz...
RSS feed for comments to this post.